< Hiçbi' şey - Blogcu




Güneşini Aramak


=Mrichston


Güneşin soluk yüzlülüğünü özledim. Hani o karın ardından ortaya çıkıp gülümseyişini, sanki soğuğa karşı “Ben buradayım” deyişini... Soğuğa boyun eğmeyip ona engel oluşunu, bize örnek oluşunu özledim. Kış günü ortaya çıkmasını “yalancı güneş” olarak adlandıranlara yalancı olmadığını göstermesini istedim yine. Belki ısıtmıyordu, yazınki kadar sıcaklığını bize hissettirmiyordu; ama varlığı da yetiyordu.

 
Bugün.. Bugün gözyaşlarım yüzümden pıt pıt düşerken bir şeyleri fark ettim: kış gününün keder, güneşin onu aydınlatan umut ışığı olduğunu, şimdi beni aydınlatacak güneşimi aradığımı… Yalnızlığımı paylaşacak bir beden değil ruh aradığımı, aslında o ruhun bana yakınken uzak olduğunu… Umutsuz insanlara ne denli sinirle bağırmak istediğimi… Sinirle bağırmak! Evet, bunu istiyordum! Umudun her zaman olacağını bilmelerini istiyordum. Tanrı’ya ne kadar inanıyorlarsa [ki genelde inandıklarını söylerler] umutlarının da o denli olmalarını istiyordum. En azından, en azından güneşe bakmalarını istiyordum kış günü, ya da aya bakmalarını geceleri… Ay aydınlatırken karanlığı, güneş bir nebze de olsa sıcaklık verirken soğuğa; onların da içlerindeki umudun yanıp da dışarıya sıcaklık vermesini istiyordum. Kendi güneşlerini bulmalarını, bulamıyorlarsa yaratmalarını istiyordum… Çok mu şey istiyordum, bilmiyorum… Sadece onlara anlam veremiyorum…

 
Bugün… Dünün ardındaki bugün, ben, ben güneşimi buldum. Güneş bendim. Bir yandan gözyaşlarımı belki de güçsüzce akıtırken, başarısızlığa, soğuğa, karanlığa karşı sımsıkı direnen bir vücuttum. Bu vücut ki, bu kalp ki aklındakileri çevreye yayarken bir şeylerin değişmesini beklemeyecekti. Bir şeylerin değişmesini istemeyecekti de. Kendi kendine bu konuda söz verdi. Çünkü zaten, o bir şeyler, istemeseler de değişeceklerdi. İnanmayanlara karşı bütün gücüyle parlayan, ışığını yansıtan beni görünce zaten gözleri bakamayacaktı bir süre ve değişimi tatmak zorunda kalacaklardı.

 
İşte ben.. O küçük kız, artık hayallerine olan umutlarıyla büyüdü. Güneşinin ardından onlara yelken açarken, diğerlerine, umutsuzluğa yenik düşenlere sesleniyor... Diyor ki umudunuzu yitirmeyin, bilin ki hayallerinize ulaşmanızı sağlayacak olan güneşiniz yakınınızda bir yerlerde. Onu keşfedin… Onu hissedin ve size inanmayanlara karşı değil de kendiniz istediğiniz için yola koyulun… =)

 

 



Aralık 13 – 14, 2006




~ Tuuba







Mumlar da Ağlarmış...!



Ağlamak… Kimileri için kendini boşlukta kaybetmek, kimileri için eziklik belki. Kimileri için derdine ortak olan küçük su birikintileri, kimileri için yalnızlık, umutsuzluk, kendilerine acı verenlere karşı güvensizlik… Peki ya mumlar için ne? Onlar ağlarken, göz yaşları gözlerinin dibine birikip dökülmeyi isterken,  onlar ne hissediyor dersiniz? “Hisseder mi hadi canım, hem mum ağlar mı, uçma” derken sesinizi duyar gibiyim; ama benim mumlarım hem ağlıyor, hem de haykırıyor isteksizce akan göz yaşlarını…

           

Dikkatle izledim şamdanın üzerine serilmiş mumlarımı… Onlara yanarken baktım, aslında ağlarken, acılarını açığa vururken izledim. Sonra uzun yanışın ardından pat pat damlayan göz yaşlarını gördüm. Damlaya damlaya değişen biçimsiz yüzünü gördüm en sonra. Yaşlanıyordu… Yok olmaya yüz tutmuştu mumlarım. Şekilsiz yüzüyle bana bakıyor, bir şeyler anlatmaya çalışıyordu belki de… Sonrasında aniden beliren o haykırışı, bağırışı, hızla sinirle etrafa bakışı ve daha çok ağlaması… Ağlamaktan gücü kalmayan mumum yok olmuştu, eriyip, bitip tükenmişti… Ve sönmeden önce son kez bana bir şey hatırlattı “Mumlar da ağlarmış!”


Temmuz 14, 2006

~ Tuuba



Korkarak Yaşamak


~
Ins4niTy

Yaşam… Kimilerine göre bitmek bilmeyen, kimilerine göre kısa oluşu dert olan yaşam… Her yanlışta geriye dönülmek istenen yaşam…ve o geriye dönmek istemeye neden olan yanlışlardan ve daha nicelerinden korkularak yaşanmaya çalışılan yaşam…aslında yaşanmayan, bir sigara izmariti gibi geride sadece külleri kalan yaşam, söz ettiğim…o kadar acı ve hiç…

Gözlerim görüyor çocuklarına baskı yapan ebeveynleri, kulaklarım duyuyor yetişkinlerin doğru sandıkları sözleri. Kalbim, o hissediyor küçük bedenlerdeki acı ve isteği… İşte o an anlıyorum. “Yalnız değilsin Tuuba!” diyorum kendi kendime. “Senden bir başkasına da yalnız başına ‘Çarşıya çıkma!’ diyorlar. Senden başkasına da geceleri ve seher vakitlerinde kapı ardını göstermiyorlar. Senden başkası da tadamıyor arkadaşlarıyla aynı ortamda bulunmanın zevkini. Senden başkasının da gerçekleşmeyi bekleyen ve diğerlerine saçma görünen hedefleri var; ama bunları gerçekleştiremiyor o diğerleri yüzünden. Gördüğün gibi, yalnız değilsin!” Kendimden verdiğim ve başkalarında da gördüğüm bu örnekler aslında konuyla alakasızmış gibi görünse de, konuyu anlatan en doğru örnekler. Hani dedim ya “yalnız başıma bir yerleri keşfetmeme izin verilmiyor.” diye, işte arayıp da bulabileceğiniz en güzel örnek, “korkarak yaşamağa” dair. Bu korku kişinin değil, ona izin vermeyenin korkusudur. Yalnız başına, başına bir şey gelecekmiş korkusudur. Haberlerde izlenilen o kötü olaylarla karşılaşacağı korkusudur. Aslında izin vermediği kişinin onu küçük düşürmesin diye onu geriye atmaktır bu korkular…

Zengin birini düşünelim, çok zengin biri… Onun diğer insanlara söyleyemeyeceği (aslında söylemekten korktuğu) bir kusuru olsun. Mesela küçük çocuğunun ruhsal ve fiziksel sorunları olduğundan onu diğer insanlardan gizlesin, sır gibi tutsun… İşte bu, o kişinin korkusudur. Her gün birileri bu çocuğundan haberdar olacak diye korkarak yaşar… Ve düşünür ki yaptığı en doğrusu, yani onu saklamak… İşte bizim ebeveynlerimiz de o kişinin durumuna düşmemek için yasaklar koyuyorlar. Sanıyorlar ki çocuğunun sokağa çıkmasına izin vermezse ne araba çarpar, ne sokaktaki kötü(!) çocuklardan küfür öğrenir, ne başına kötü bir iş gelir, ne de ona karşı saygısız yetişir… Bilmiyorlar ki korktukları şey başlarına geliyor. Bilmiyorlar ki korkunun ecele faydası yoktur, korkarak yaşanmaz ve korkudan kurtulmanın ilk önlemi onunla yüzleşmektir…

Uzun zamandır düşünüyorum bunu… Korkarak yaşamayı seçmiş olanlara akıl erdiremiyorum. Hayat hızla akarken onların ters yönden sallarını sürüşünü, hayata bariyer olma çabalarını bir türlü anlamıyorum. En basit olarak, kafese tıkılmış bir hayvanı görmüyorlar mı? Bir muhabbet kuşu mesela. Onun uçup serbest olmak isteyişine kulak vermemeleri ne zamana kadar sürebilir? Sonuna kadar ona yemini ve suyunu versen de o uçmak isteyecektir. O bunun için yaratılmıştır. Sırf o kaçacak, ölecek ya da büyük kuşlar onu ham yapacak diye onu kafesin ardına çıkarmamak da korkulan şeyin gerçekleşmesini önlediği düşünülen birkaç küçük engeldir. O kuş er geç ya uçacak ya da parmaklıkların ardında yaşamina son verecektir. Lakin bunun böyle olduğunu anlamaları kuşun kafesin kapısı kapalıyken kaçması kadar küçük bir ihtimaldir.

İşte bu anlattıklarım aslında olması gerekenlerdir. Çocuğun sakat olduysa o bir kusur değil, Tanrı’nın yaradılış biçimidir. Kızın biriyle kaçtıysa onu çok sevmiştir ve mutluluğa bir adım daha atmak için bunun en doğru olduğunu düşünmüştür. Kafesin ardındaki kuşun balkondan uçup gittiyse, emin ol, sen ona olan sevgini göstermişsen ve o da bundan haberdarsa geri gelecektir, yoksa zaten senden kurtulmak için yapmıştır. Çocuğun sabahlara kadar arkadaşlarıyla beraberse ve mutluluğun bu olduğunu düşünüyorsa bırak öyle kalsın… Onu sıkarsan senin yanlış gördüğüne daha sıkı sarılır. Karın seni aldattıysa, ya sen ona olan sevgini gösterememişsindir ya da o bunu yapacak kadar senin sevgine layık olmadığını kanıtlamıştır.

Görüldüğü gibi korkarak yaşamaya neden olan olayları bir çırpıda yok edebiliyoruz. Onların varlıklarını göremeyebiliyoruz. İyi öyleyse, korkarak yaşamayın derim ben. Ne yaşayın ne de yaşatın… Zaten korkacak bir şey de yok…!


 Haziran 30, 2006

~ Anathema - Apocalyptica eşliğinde yazılmıştır...

~ Tuuba




                          


Toptan Değişim


~ Suirebit

Ruhum hiç olmadığı kadar saf ve temizdi. Bir şeyler değişiyordu artık. Artık gözlerim başkalarının göremediğini görüyordu. Kalbim başkalarının hissedemediklerini hissediyor ve biliyordu kimin kalbi ne diyor. Kulaklarım, o herkesin duyduğu sesleri işitmekte güçlük çekse de duyulmayan sesleri duyuyordu. Tenimde belki de hiç kimsede olamayacak kadar çok yara vardı; ama buna rağmen senin teninin ne kadar yumuşak olduğunu hissediyordu, ellerine dokunduğunda… Dudaklarım, ağzımdan eskisi gibi hırçın sözcüklerin çıkmasına izin vermiyordu. Yerini daha kararlı ve anlamlı sözler almıştı. Ellerim birilerine sinirlendiğimde havaya kalkmıyorlardı artık. Vuracak beden, kendini yıpratacak duvar, kıracak eşya aramıyorlardı. Sinirlendiğimde sinirimi geçirmek için bir araç değillerdi artık. Sadece yazmak, çalmak, yeni şeyler ortaya koymaktı onların görevi.


Ve düşüncelerim…bütün bu değişimin temeli olan düşüncelerim… Onlar da değişmişti, değiştirmişti bütün bedenimi. Çevremde olup biten ve beni sinirlendirecek şeyleri söylemiyorlardı artık. Tam tersine mutluluk dolu en küçük ayrıntıları bile fısıldıyorlardı kulağıma. Beynimin ve kalbimin arasında uzanan bir köprü gibiydiler. Biri ters bir şey yapsa diğeri uyarıyor ve uzlaşarak doğru yolu bulmama yardım ediyorlardı…


İşte buydum ben artık… Aslında dünyanın güzel de olabileceğini gören bir bendim. Yenilenmiş, taptaze düşüncelerimle toptan değişmiş bir bendim…



Mayıs 17 – Haziran 17, 2006 

~ Hangi duygular içinde yazmış olduğumu hatırlamıyorum ama bir şeyler vardı... Sanırım kendimdeki değişime her fırsatta değinmek istiyorum..

Son kısımları klişe oldu biraz ama ilk paragraf o kadar da kötü değil gibi.. böhüe uzun zamandır düzgün bişiler yazamıyorum, ama ama kesin o aptal össye çalışırken kafayı sıyırcam ve yine o çok sevdiğim üçlü kağıt kalem ve mumlarıma kavuşcam [tamam biliyorum, soru çözerken de kağıt kalem kullanılıyo, başka şeylerde de kullanılıyo, ama bu başka, hem bi de mumlarım ahh, sevgi yumakları ^^] neysem öyle işte ^^

~  Tuuba

~ Edli

Ayın altındaydı ya ilk buluşmamız

Ay kadar parlak,

Ay kadar saf,

Ay kadar narindi seni tanımak…



Mayıs 25, 2006

~ Başka bir edebiyat dersinde şiirimsi bir şey yazmaya yeltenişim... Aslında bunu, sıramın üstüne "Black Rose" yazdığımda silmeleri üzerine sırama yazmıştım, sonra da defterime geçirdim, öyle işte =)

~ Tuuba

« Önceki :: Sonraki »